30 Aralık 2010 Perşembe

Sefgili Turner,




Kafamın sola doğru esmesiyle ortaya çıkan elektriksel akım beni İzmir semalarına götürdü. Burada gördüğüm manzara karşısında önce şok olmuş sonra da yeni yıla girmeye hakkım olmadığını anlamıştım. Koridorda öğrenciler ile öğretim görevlileri yeni yıla girmenin heycanını birlikte yaşıyorlardı. Evet sevgili Turner belki sana garip gelecek ama biz hocaların önünden geçtiğimizde adam yerine konmadığımızı düşünürken aynı ülkenin farklı yerlerinde bu kadar sıcak bir ortamın var olduğunu bilmek İstanbul'da arka mahallelerdeki insanlarn duygularını anlamakla eş değer bir durum benim için. Belki de artık oradaki insanlara yönelerek peşinden bir kuram ortaya atmanın zamanı geldi. İlham için saol bu arada.
Sevgilerle,
Kudu

28 Aralık 2010 Salı

Flash Bellekteki 5 Yıldızlı Dünya




Sunum taktikleri dersinde terbiyeli ve terbiyesiz sıfatlarının aynı kişide toplanabildiğini gördüğümde şok olmuştum. Ne yazık ki bu şok modu Niçrub adlı kişinin bana jakuzili flash belleğimi vermesiyle sona erdi. Şok olma durumunun arasıra yaşanması gerektiğine inananlardanım. Tetik kelimesinin sadece 'silah tetiği' söz öbeğinde bulunmasının haricinde de varolduğunu ve bunu da şok olma durumunda gerçekleşeceğini düşünüyorum. Neyse, kısaca şok olma durumu hoşuma gitse de kısa sürmüştü. Jakuziyi ve LSD ekran TV'yi içinde barındıran flash belleğime kavuştuktan sonra pazar keyfi yapmak için illa da pazarı beklemek zorunda olmadığımı anladım. Bu esnada ders hala devam ediyordu ve ben bu 5 yıldızlı hayalimi bir süreliğine defterimin arasına kaldırdı.

Dersin içeriği sunumda karşılaşılabilecek zor durumlarda neler yapılabilirliği hakkındaydı. Bugün ise sesi titreyen kişinin sesini daha da titretmesini sağlayarak ortaya çıkan ses dalgarını inceledik. Konu sınıfta ne kadar çok yankılanırsa tizliği o kadar artıyordu. Bunun sonucunda kulaklarımızda oluşan acıya karşı ise kung-fu tekniklerini öğrenerek baş etmeye çalıştık. Tabii zor olmadı değil. Kung-fu tekniğiyle ses dalgalarını başımızdan savdıktan sonra ses dalgaları kendi aralarında muhabbet etmeye başladı. Hemde sınıfta! Onları dinlemek içimizden gelmiyordu. Hipnozu kullanarak onları yok saymayı başardık. Hayatımızdan ses dalgalarını çıkarmak ne kadar zor olsa da çay demlemek o kadar kolaydı. Biz de kahve yerine çay içmeyi alışkanlık haline getirdik. Sınav zamanı kahveye olan duyarlılık çaya karşı gelişmese de evrim özelliğini kullanarak gelecek nesillerde bu duyarlılığı sağlayabileceğimizi düşündük ve kendimizi feda ettik.

Bir süre sonra sınıftaki insanlarda Mehmet Efendi Sendromu ortaya çıktı. bununla baş etmek amacıyla tüm dünyada Türk kahveli nargile içilmeye başlandı. Bu durumdan prim yapan Mehmet Efendiler ise ilk 50 zengin arasına girmeyi başardılar. Sonradan New Times'te çıkan haberlere göre Sendromun Amerika'nın başının altından çıktığı anlaşıldı. Bizde rahat rahat çay içmeye devam ettik karlı soğuk gecelerde.

Saatin yelkovanı akrepini ittirince guguk kuşunu sokmasına ve guguk kuşunun ciyaklamasına sebep oldu. Bu guguk kuşu için ne kadar acı vericiyse bize o kadar haz veriyordu. Bu haz hayvanlara karşı sadist tavırlarımızdan değil de dersin bitişini haber aldığımızdan kaynaklanıyordu. Dersin bitişini haber veren duman gönderme tekniğinden yeni ayrıldığımız için bu yeni teknik bizde heyecan yaratıyor olsa gerek. Ders sona erdi. Guguk kuşunu hemen Veterinelik Fakültesine teslim edip teşekkür ettikten sonra nihayet evlerimize dağıldık.

Eve giderken aklım defterimin arasına sokuşturduğum 5 yıldızlı hayaldeydi. O yüzden etrafımdakileri göremiyordum ve vakit nasıl, ne şekilde geçiyordu anlamıyordum Bir ara tuhaf bir ses dalgasıyla kendime geldim. Meğersem çalan düdüklü tencerenin alarmı değil, yolun ortasında duran arabanın kornasıymış. Ne diye durduğunu düşünmedim bile. Sinirlendiğimi belli ederek cık cık diye ayrıldım oradan ve bu olaydan sonra eve attım kendimi. Hemen günümüzün en popüler bilişim aleti olan bilgisayarı açtım ve flash belleği bilgisayara taktım. Ekranda çıkacak olan görüntüye karşı fazla heyecan yapıp kalp krizinden bu dünyadan tüymemek için perdenin arkasına saklandım. Ekranın açılacağı sayfada 5 yıldızlı hayalime kavuşma setinin perdesi arkasındaydım. Ekran açıldı...Perdenin arkasından çıktım...Bir de ne göreyim! Niçrub kendini flash bellekte unutmuş bisiklete biniyordu. Hayalimin burada kesintiye uğramasının yanında gerçek dünyadaki yatağım da toplanmayı bekliyordu...A.K

1 Aralık 2010 Çarşamba

ne diyor çağdaş filozoflar?


Postmodernist bakış açısıyla gelenekçi yapıdaki değişime dem vuran günümüz filozofları (ki filozof kelimesini sevmiyorlar sonuçta kavrama yüklenen anlamlar farklı:)her bir fenomenin eksikliği olduğu sürece hermoniytiğinin sonsuz olduğunu söyler. Marion'un doymuş/doyurulmuş fenomen dediği şey sezgi karşıtı anlamdaki eksikliktir. Bu tür fenomene en saf örnek tarihtir. Biz geçmişten gelen ve geleceğe devam eden bir tarihin sadece bir parçasıyız. Bİzim bulunduğumuz tarihi biz kendi deneyimlerimizle anlamdırırken bizim ötemizde varolan bir tarih süreci vardır. Herkes kendi tarihini kendi yaşadıklarına göre anlamlandrır ve insanlarla iletişim bir nevi tercüme etmektir. Sonuçta benim sosyal ve kültürel bağlamda edindiğim deneyimler benim hikayemi oluştururlar ve ben bu hikaye kapsamında diğerlerini anlarım. Benim edindiğim bilgiler gibi karşı tarafın edindiği bilgiler de farklıdır. Bu yüzden net bir uzlaşma sağlanmaz ve iki taraf tam olarak biribirini anlayamaz. Her iki tarafta kendi hikayesine göre birbirini anlamlandırabilir fakat bu da hikayelerin ya fazla ya da eksik olarak anlamlanmasına sebep olur. Benim kısıtlı deneyimim karşıdakinin deneyimini anlamada yetersiz kalır ve ben deneyimlerimi ne kadar arttırırsam çevremi o kadar fazla anlamlandırabilirim.

Dini ele aldığımızda inanç benim ona yüklediğim anlamıyla saf inanç değildir. İnanca günümüzde bilgi de eklenmiştir. Tanrı tektir fakat benim onu anlamlandırmamla senin onu anlamlandırman farklı olduğu için Tanrı kavramı doymuş/doyurulmuş bir fenomendir ve sonsuz sayıda hermenoytiği vardır. Hz. Muhammed'in dönemindeki islamiyet ile günümüzdeki islamiyet bu nedenle farklılaşır. En önde sosyal ve kültürel etmenler bu durumun ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki Hz.Muhammed'in ölümünden sonra ortaya çıkan mezhepler bunun en bariz örnekleridir.

Dil ilk çağda Hz. Adem ile Tanrı'nın konuştuğu ibraniceye dönüştürülmeye çalışılmıştır. Ortaya çıkması istenen mükemmel evrensel bir dil düşüncesidir. Fakat gün geçtikçe artan dil çeşitliliği bunu engelllemiştir. Bu dillerin saf olan ibranice'den ortaya çıktığı düşünülmeye başlanmıştır. Günümüz Avrupasında ise gitgide artan bir dil renkliliği oluşmaktadır.

18.yüzyılda aydınlanma çağıyla birlikte ortaya çıkan entelektüel adam tipi daha önce kahin,katip, kilisenin yaptığı toplumu değiştirme düşüncesini kilisenin gücünün azalmasıyla devralmıştır. Bu entelektüeller toplum yapısını değiştirmeyi ve toplumu dönüştürmeyi bir amaç edinmişler ve bunu ise aklın gücü sayesinde gerçekleştirebileceklerini iddia etmişlerdir. Bu entelektüeller Tanrı'nın kulu veya tercümanı olmayıp kendilerini Tanrı yerine koymuşlardır. Toplum yapısını değiştirmek için varolan sistemin yok edilip kendi düşünceleri doğrultusunda yeniden oluşturulması gerektiğine inanmışlardır. Fakat bu düşünceleri kendi hayatlarında uygulamakta zorlanmışlardır.

20.yüzyıla gelindiğinde postmodernizmin de etkisiyle ortaya çıkan mutlak belirlenemezlik tarih varolduğu sürece hermenoytiklerin de devam edeceğini öngörmüştür. Mutlak hakikatten bahsedemeyiz çünkü dil belirsizdir. Benim anlatmak istediğimi sen o ana kadar ki bilgilerin kadar anlarsın bu yüzden beni tam anlayamamzsın. Sözcüklere yüklenen anlamlar farklı olduğu için de saf bir anlama mümkün değildir. Psikoterapilere ilgi bu yüzden gün geçtikçe artmaktadır.

JacQues Derrida- Terör, Din ve Yeni Politika


Dünyanın bütün bölgelerinde bir uzlaşma ihtiyacı vardır. Uzlaşma hermenoytiğine bakıldığında sadece ötekinin bir şekilde kimliğini, eşsizliğini kaybettiği bir uzlaşma ,keza yalnızca ötekini kullanarak yapılan bir anlaşma olmayacak bir uzlaşmaysa Derrida bu uzlaşmadan yana olduğunu belirtir. Uzlaşma adil olduğunda uzlaşmaya ilgi duyulabilir. Eğer şiddete son verebilecek veya ortak bir sonuca ulaşabilecek bir anlaşma mümkünse neden uzlaşılmasın? Fakat eğer uzlaşma şiddeti kesmeye yönelik bir bahaneyle daha güçlü olduğunu ispatlayan bir şiddet sahnesi haline gelirse böyle bir uzlaşmada uzlaşma sağlanmış sayılmaz. Bugünkü uzlaşma türü ise hiçbir uzlaşmaya varılamayacak türde şiddettir. ötekiyle bir ilişki içine girmeyi düşündüğümde en uç noktada uzlaşma umudumu terk etmeye hazır olmam gerekir. Saf bağışlama ve affetme eyleminde uzlaşma umudundan yoksun kalırız. Bu koşulsuz mutlak düşünceler ile koşulu düşünceler arasında bir müzakereye kalkıştığımda politik ve hukuki olurum fakat en iyi uzlaşma daima zordur.

Dekonstrüksiyon hiç bir şeyin saf olmadığını söyler. Bu yüzden şiddetten bütünüyle arınmış bir noktaya tamamen saf bir uzlaşmaya varmamız mümkün değildir. Tabiki uzlaşmadığımız sürece. Politik anlamda uzlaşmanın şiddet devam ederken gerçekleşmesinin sebebi de budur. Televizyon sansüre uğradığı için de gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz.

Batı'nın Araplara olan siyasetini değiştirmeleri gerekir bunun için de Doğu ve Batı arasında iletişim sağlanabilmesi için Avrupanın tercümesi gerekli fakat yeterli değildir. Avrupa orada olup bitenleri doğru tercüme etmesi için anlaması gerekir. Avrupa kendi hikayesi içinde onun hikayesini anlamlandırabilir, fakat hikayeler farklı olduğundan örtüşmez ve yanlış anlaşılmalar oluşur. Bu yüzden bütün anlamalar yanlış anlaşılmadır ve uzlaşma tam olarak sağlanmaz.

11 eylül sonrasında ötekine duyulan ihtiyaç ve ona yapılan suçlamalar ulusu bölünemez yapması için gerekliydi. Bu saldırı ulusu yeniden inşa etti. Göçmenler ve diğer alt gruplarla uzlaşıldı. Farklı etnik gruptaki insanlar kameraya ''ben Amerikalıyım'' diye açıklama yaptığı bir reklam televizyonlarda yer aldı. Hayret verici olan şey büyün trajedisine rağmen demokrasinin var olduğu düşüncesidir. 1971'de siyahlarla yapılan savaşlar vardı ve onlar şiddet yoluna başvurdular. Burada mutlak belirlenemezliğe atıfta yapılmaktadır.

Tanrı sorunu ise hermenoytik bir problemdir. İnancı benim anlamlandırmam inanç kavramının kesinliğini ortadan kaldırır. Günümüzde inanç saf bir inanç değildir. Aynı zamanda bilgidir de. Tanrı artık Khöra'dır. Tanrı'yı bir egemen değil güçsüz bir şey olaak adlandırırım çünkü sevgi ve adalet ancak bu güçsüzlükten ortaya çıkar.
(Çağdaş Filozoflarla Söyleşiler adlı kitaptan alınmışır.)

23 Kasım 2010 Salı

psikoloji ile ilgilenen tüm insanların ruhuna...

Galton ve Cattel bireysel farklılıklara vurgu yaptıktan sonra ortayı boş bulan Binet hemen bir zeka testi geliştirdi ve uygulamaya döktüğü için diğerlerinden daha fazla önem kazandı. Goddart Fransa'da oluşturulmuş bu testi Abd'ye taşıdı ve Terman bunu uyarlayarak gazete manşetinde yer aldı. O günlerde psikoloji yeni yeni adını duyuruyordu. Cinselliğin tabu olduğu bir dönemde çocuk cinselliği içeriğiyle ortaya çıkan bir adam bugün bile onu dinlemeden yargılamamıza neden olmuştur ki bu şahıs hepimizin tanıdığı Freud, Breur'un demesiyle Sigi 'dir. Psikanaliz geniş alanlara yayılırken zeka tetleri ile başlayan başarılar kişilik testlerine de bulaşmış ve 1943 'te MMPI geliştirilmiştir. Borsayla eşdeğer hareket eden psikolojinin bu durumundan rahatsız olanlar da yok değildi. Eysenk psikoterapinin işe yaramadığını söyleyen fetvalar veriyor. Kafası karışan halk parasını psikoterapi yerine borsada hisse senedine yatırıyor. Bunun üzerine beş parasız kalan psikoloji kendi içinde bir yandan zeka testlerinin geçerlik güvenirliklerini yapıyor. Carl Roger adlı bir cengaver ise psikoterapinin etkin olup olmadığını araştırarak içinde bulunduğu vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeden Eysenk'e ''kapak olsun'' adlı kitabı yollamıştır. Kitap 1982 yılında kurulan APA (American Psychological Association) tarafından etik kurallara aykırı bulunduğundan geri dönüşümlü bir çöp tenekesine atılmıştır. Kitap 1997 Gölcük depreminde bulunmuş ve deprem ve trafik konularının halkın psikoloji alanında bilinçlenmesine sebebiyet vermiştir.

1 Kasım 2010 Pazartesi

You Tube yeniden bizlerle

ehü..gülmeli ağlamalı psikoterapileri artık tüm dünyayla aynı anda izleyip çeviri yapabilecez..

26 Ekim 2010 Salı

Patch Adams Bartın Devlet Hastanesinde..


Telefonla konuşurken tuhaf davranışlar sergileyen babamın yalan söylediğine dair kuşkularım beni kemiren düşüncelere dönüştüğünde kardeşimi aramış ve genetik yapıdan kaynaklı bir yalan söyleyememe durumumuz olduğu için o da annemi telefona vermişti. Annem mi? Tabiki o da yalan söyleyememiş ve gerçeği anlatmak zorunda kalmıştı hem de 'bak üzülmiceksin ama' gibi insanı melankoliye sokan bir cümleyle. Babam hastanedeydi ve altı gün öncesinden başlayan mide ağrıları onu üç gün önce mide kanamasından hastaneye yatırmıştı. 'ya yinemi' kelimeleriyle başlayan ciyaklama sesim hesap sorma , Tanrıyla pazarlığa girme, olayı kabul etme ve dualara başlama düzergahını izledikten sonra başladım eve gitme planları yapmaya. bilişşsel sorgulamalar bittikten neyin planını yaptığımı anlayamadığım çünkü zaten günde tek sefer olan otobüs yolcuğumun başına geldim. Normalde yedi saat olan o yol Einstein'in özel görecelik kuramından dolayı sanırım bir hayli uzun geldi ve ben babamın yanına gittiğimde kütlemin ağırlığıma eklendiğini ve yaşlandığımı hissettim. Oda arkadaşlarının hastaneden taburcu olması üzerine kendime bir yatak seçtim ve orayı evim belledim. Öyle ki okuyacağım kitaplar bile komidinin üzerinde yer alıyordu. Hastaneye gitmeden önce babamı ziyaret saatlerinde boş bırakmadıklarına dair aldığım bilgilerin gerçek olduğuna şahit oldum hatta odadan çıkmak zorunda kaldığım anlar bile olmuştur. Babam sevilen bir hasta kalıpyargısını oluşturduğumda Patch Adams'ın insani yönü aklıma geldi. Hastalıklarıyla tanınan hastaları insancıl yönleriyle karşılaştıklarında karşılarında babamı bulurlar. Ne zaman odadan çıksam döndüğümde babam odada yoksa ya bir hastanın yanına gitmiş muhabbeti koyulaştırmıştır ya da az olan yemek miktarının eksikliklerini evden istediği patates haşlamalarıyla gidermeye çalışıyordur. Tabii hemşirelerle ve doktorla yaptığı muhabbetleri de unutmamak gerekir. Odada yatarken gelen hemşirelerin halini hatrını sorması ve koridordaki hemşirelere takılması kısa zamanda samimi bir ortam yaratmıştı. Hastanede kaldığım o akşam ışıkları kapattığımızda kapının üstünden sızan ışık değil nurdu sanki. Uhrevi dünyadaki hırslar, kıskançlıklar, güç kanıtlama çabaları, yargılamalar, kurnazlıklar öyle komikti ki Jim Carrey'in Maske filmiyle yarışabilirdi kafamdaki düşünceler. Ertesi gün hastaneden taburcu edileceğimizi öğrendiğimde uykusuzluktan bitap düşen gözlerim fal taşı gibi açıldı. Çıkış işlemlerini öğle tatiline rağmen bitirdikten sonra babamı anlemerle eve kendimi ise kutlama hazırlığı için pastaneye yönlendirdim. Akşam babamın pasta geçişinde tüm ailenin tek bir dileği saklıydı. Babaannem el çırparak bağırıyordu: 'iyiki hastaneden çıktın Arslaaaan' ...Ertesi gün otobüse bindiğimde somut olarak geride kalan tek şey babamın oda arkadaşının telefon numarasıydı...

16 Ekim 2010 Cumartesi

Ufo ve Fifi Arasındaki Benzerlik


Bir yıl önce alınan oyuncak görünümlü şirin otomat -bu açıklama uzun olduğu için şu andan itibaren Fifi adını koydum- tuşuna basıldığında konuşması gerektiği yerde alındığı günden beri konuşmuyordu. Aslında sahibi olan ev arkadaşım (aynı zamanda sınıf arkadaşım olur kendileri) onu diğerlerinde olan ama onda olmayan konuşma özelliğinin yetersizliğini hissetmesin diye almıştı. Bir yıl böyle süregelmişti taa ki o geceye kadar...
Bursayı sel aldı haberleriyle uyandığımızın gecesinde yağan yağmur, çakan şimşekler ve gök gürültüleri eşliğinde battaniyemize sarılmış horul horul uyuyorduk. Gök gürültüsü tam sesini kesmişti ki evde bir ses; '' dıt dıt ı lav yu'' demeye başladı. O kadar gök gürültüsüne açılmayan gözler o sesi duyuğu anda yadırgadığından olsa gerek hiç uyumuyormuşçasına dank diye açıldı. Varlığını yeni hissettiren fifi aniden çıkardığı sesle kalmadı tuşuna basıldığı halde susmayı da bilemedi. Çirkin ördek yavrusu misali kendi türüne uyum sağlayamayan fifi masum görüntüsüyle bizde acıma duyguları yaratsa da belli bir süre sonra zamanlı zamansız çıkardığı sesler insanı ürkütüyordu. Evin her yerinden çıkma ihtimali de üstüne eklenince Las Vegas'ın yakınlarında bulunan 51. bölgeyi akıllara getirdi. Bu bölge Amerikanın üstün teknolojinin bir ufoyu esir alarak ortaya çıkardığı görüşüne dayansa da bu ufo muhabbetinin ABD tarafından ortaya atıldığı iddiaları da yok değildi. Ne var ki ufoyu yapacak teknoloji ABD'de mevcut olmadığı ortaya çıktı ve bu da fifinin ufoluların gönderdiği bir otomat olduğu hipotezimi doğruluyordu. Elde etmesi gereken bilgiler neydi veya bize zarar verecek miydi gibi sorular beynimdeki nöronlarda büyüyedursun fifinin sesleri bir süre sonra o olmasa da kulağımda yankılanıyordu. Fifi her yerdeydi ve biz fifiyle yaşamaya alışmak durumundaydık.

5 Ekim 2010 Salı

19 Ekim Dünya Satın Almama günü!


18.yüzyıl sonu 19.yüzyılın başında sanayi devrimiyle birlikte fabrikaların ortaya çıkması ve seri üretime geçmesi beraberinde bir tüketim toplumunu oluşturdu. İnsanlar kendi ihtiyaçları için değil ya modaya uymak (son çıkan teknolojiyi elde etmek) ya da toplumun sahip olduğu teknolojilerden geri kalmamak için ürün almaya başladı. Teknoloji önceden insan ihtiyaçlarını gidermek için amaca uygun bir şekilde kullanılsa da artık günümüzde ihtiyaç yaratmak için kullanılmaktadır. Belki bir elektirik süpürgesinin evde daha az zamanda daha fazla hijyen yarattığını söyleyebiliriz fakat bir ekmek yapma makinesine ihtiyaç duyulmadığı halde merak ve hevesle almak hem kendi bütçemize hem de fırıncıların ekmek parasına bir ihanet olur. Teknolojinin artık ihtiyaç üretmesi insanları kişiler arası bilinçaltında var olan bir rekabete sürüklemiştir. Örneğin; Apartmandaki bir ailenin LCD alması diğer ailelerinde almasını özendirmektedir. Lüx malları satın almak ekonomik düzeyi düşük olan veya ihtiyacı olmayan bir aile için artık normalleşmiştir.
Teknolojinin bu kadar hızlı gelişmesi, toplumun kimliğini bulanıklaşmasına sebep olmuştur. İnsanlar hızla değişen topluma ayak uydurmanın bedelini kendi kişiliklerinden ödün vererek ödemişlerdir. Kendi kişiliğine yabancı kalmış bireyler sağlıksız bir toplum oluşturmuş ve toplum da hem ayakları üstünde durmaya çalışan hem de ufak sorunlarla baş edemeyen insanları yaratmıştır. Teknoloji ve kapitalizm sistemiyle oluşan bu düzenin bir parçası olan insan kendi kimliğine yabancılaşmıştır. Öyle ki kişi kendisinin ne istediğini düşünmeksizin alışveriş yapma arzusu duymaktadır. Tüketim toplumu olarak bu durum sadece ekonomik dünyada değil, günlük hayatta yaşanılan ilişkilerde de görülmektedir. İnsanlar birbirlerine artık gerekli toleransı göstermemekte ve bu durum ilişkilerin çıkar amaçlı hale gelmesine neden olmaktadır. Post modern insan artık her şeyden çabuk sıkılan ve hiçbir şeye anlam yüklemeyen maddesel hale gelmiştir.

3 Ekim 2010 Pazar

Sosyosinema..



Georg Simmel'in sır konusunda söyledikleri parlemetoyu ayağa kaldırmıştı. Büyük grupların birbirine karşı mesafeli olması gerektiği ve herşeyini anlatmamasının ilişkinin devamı için gerekli olduğunu düşünüyordu. Oysa toplumun içine doğduğumuz bilgisi temel alındığında 'Fil Adam'ın başına gelenler toplumun iyi bir kavram olmadığını ortaya koyuyordu. Fil adam üzerinden para kazanan insani nitelikler taşıyan canlı onu bir sır gibi saklayarak insanların merak duygularını kullanmaktadır. Toplum ortadan kalktığında bireyin toplumun içindeki davranışlarının yok olduğunu bilen seyirci bu sırra yönetmenle ortak olmuştur. Fil adama kötü davrandığını ortaya çıkaran doktor için o adam artık toplum dışı bir varlık olmuş ve ona göre o adam fil adamdaki insaniyeti içinde barındırmamaktadır. Hastaneye yatırılarak tedavi edilmeye çalışılan fil adamın özü değil, diğer insanlar tarafından görünen yüzüdür. İnsanlık kavramından uzak kalmış insanoğlu için fil adam bir idol niteliğinde olsa bile farklı olanın toplumdan ayrıştırılması fil adama olan önyargıların kırılmasını engellemektedir. Taa ki toplum tarafından kabul görmüş, benimsenmiş bir insanın fil adamla olan iletişimine kadar...O andan itibaren kalıpyargıların değişimi derinlemesine değil topluma ayak uydurmak, diğerlerinden farklılaşmamak içindir. Sır, bu anlamda diğerlerinden tepki almamak için saklanmaya devam edecektir.

Sineklerin sörf dünyası -2-

Genetik yapısının insanla benzer olduğu bilinen sineklerin aile yaşamından ve aile yapısından bahsettikten sonra şimdi daha geniş bir alana yayılarak toplum ve toplumdaki sinek ile ilgili araştırmaları inceleyeceğiz. Sinek toplumunun totemi olan sinek sembolü geçmişlerini geleceğe bağlayan bir unsur.



  • Sinekler özel sektör alanında ve evlencekleri kişi konusunda rekabetçidirler: Seçimlerin açık oy şeklinde yapıldığı gündelik hayatta sinekler için yeri geldiğinde akrabalık söz konusu değildir. Terfi etmek, mirastan pay almak, istedikleri kişiyle evlenmek önem verdikleri şeylerdir ve bu konuda farklı yollara başvurur, ayağınızı kaydırabilirler.





  • Sinek toplumunda normlar sinekler için uyulması gereken kurallardır: Herkes hayatını, hayallerini bu normlar kapsamında çerçevelendirir. Toplumun yarattığı modele uyum sağlandığı sürece toplum bireyin sırtını okşar. Farklı olanlara olan kalıpyargılar kişinin önce etiketlenmesini sonra da toplumdan ayrışmasına sebep olur ki sağlıklı bir üst toplum oluşturulabilsin.





  • Tatillerini deniz kenarlarında geçirirler: Çalışma hayatlarının vızıltısından ve yorgunluğundan dolayı senede iki kere tatile çıkarlar. Kah ailecek kah arkadaşlarıyla gittikleri kum tanelerinde yarı dönemin verdiği yorgunluğu üzerlerinden atmaya ve mesleklerinin kazandırdığı ciddiyeti biraz olsun yumuşatmak amacıyla espiri kulübüne üye olurlar. Kulüpte tanışan bireyler azen hayatlarının aşkını bulurlar ve hiç vakit kaybetmeden evlenirler. Ayrıca evlenmek için televizyona katılacak kadar vakitleri olmadığından evde kalanları da görülmüştür. Bu kişiler belli bir yaşa ulaştıklarında evlilik paketi programı uygulanmakta ve program çerçevesinde tatile yollanarak çiftler kaynaştırılmaktadır.



Arkadaşlarla


Evlilik paketi programı

29 Eylül 2010 Çarşamba

Sineklerin sörf dünyası -1-

Yapılan araştırmalarda sineklerle insanların gen yapıları arasında fazla bir fark olmadığı ortaya konmuştur şöyle ki; 60-100 bine vardığı tahmin edilen insan genleri sayısı, sineğin yalnızca iki katı. Doğal olarak yaşadıkları sosyal hayat, ekonomik durum, insan ilişkileri, sosyal etkiler, fizyolojik ve psikolojik süreçler ve inanma ihtiyacı da benzemektedir.
  • Sinekler de göçebe hayatını tatmış ve zamanla yerleşik hayata geçmişlerdir: Göçebe toplumunda yaşayan sineklerde erkek seferlere gider, kadın evde çocuğuna bakar ve çeşitli işlerle uğraşırdı. İş alanları çok çeşitli olan kadınlar birer mucit niteliğindeydi. Deneme yanılma yöntemiyle günümüzdeki mesleklerin temellerini atmışlardır. Fakat besin elde etmede 2. planda kaldıkları için günün ekonomik koşullarında mucitlik pek para etmemektedir.



  • Aile ilişkileri sosyal gelişim açısından benzerdir: Sineklerdeki baba oğul ilişkisi Oedipus kompleksinin son aşamasında özdeşim kurmayla yakın arkadaşlık ilişkisine döner. Zaman zaman gazetelerde yer alan ensest ilişkilerine rastlasalarda bu tür ilişkiler bozuk toplumun bir göstergesi sayılır ve genetik bakımdan hoş karşılanmaz. Mahkemeler bu konuda gerekli işlemleri yerine getirir.


  • Tuvalet eğitimi 2 yaşında başlar ve ömür boyu devam eder : 2 yaşındaki sinek model alma yoluyla babasının davranışlarını benimser. Eğer ki babası idine yenik düşüp canının istediği yeri ıslatıyorsa çocuktan da farklı bir davranış sergilemesi beklenemez. Kişilik üzerinde etkisi olan tuvalet eğitiminin yanlış alınması ileride sosyal hayata uyum sağlamada sorunlar yaşanabileceği öngörülmüştür. Nasıl ki bir çocuk idini kontrol etmeyi öğrenmemişse kasları üzerinde bir söz hakkına sahip olamayacak ve 2. resimdeki en soldaki bireye dönüşecektir.






26 Eylül 2010 Pazar

hiperaktivite bozukluğu olan sinek bozuntusu!


Herşeyi geride bırakmış odama sürüklenirken kapının kolunu bulduğum an içeri attım kendimi. kendimi ders çalışmak üzere masanın önünde bulunan kırmızı tabureye oturtmuştum ki odamın tepesindeki lambanın yanıbaşında bulunan bir vızıltıyla irkildim. internetten vızıldayan ailesinin bu üyesini araştırdım ve çıkan sonuçlarda kara sinek yazısını görünce bundan başka bir seçenek olmayacağına karar verdim. Bir karınca için ağutos böceği neyse benim için de o kara sinek oydu. Farklı bir anlam taşıyıpta hayatın anlamını yanlış yerlerde aramasına gerek yoktu. bu belki onun için bir özgüvensizlik yaratacaktı lakin gerçek duygularım bundan öte değildi ve rol yapmak için uygun bir duygu modunda değildim. Sinekgillerin hangi cinsi olursa olsun odamın ışığını kapatarak diğer odanın ışığını açtığımda elde ettiğim sonuçlara göre herhangi bir sineğin bulunduğu ortamı fazla conconlu bulmayarak çıkacağını biliyordum; lakin bu hipotezi çürüten sinek hipotezi çürütmekle kalmamış tüm akşam Bursa'nın soğuğuyla haşır neşir olmamı sağlamıştı. Gittiğine emin olduktan sonra ışığı açıp not geçirmeye başlayınca sessizlik yeminini bozmuş gibi odada fink atan ve dengesizce hareketler sergileyerek kafasını sürekli duvarlara vuran kara sineğin bu davranışları hakkında sinirlerimi yatıştıran bir neden buldum: yaşıtlarına göre daha fazla hareket halinde olan bu sinek bir psikoloji öğrencisinin odasına kendini atarak anlaşılmayı ve sorununa çözüm bulmayı bekliyordu. Dikkat dağınıklığı hiperaktivitesiyle birleşerek dengesiz hareketler yapmasına sebep oluyor impulsiviteleri yüzünden diğer sineklerle uyumu gerçekleşemiyordu. Sinek camiasının dışladığı bu canlıyı anlasam bile iletişimsizlik sebebiyle ilişki kuramamış ve camı çıkana kadar açık tutarak onu vahşi hayatla karşı karşıya bırakmıştım. Hocamızın da dediği gibi 'ne yaparsan yap ama zarar verme'.

Elektrik kabloları merasimi


Babamın işe gittiği bir günün sabahına doğru ram bellekten rem belleğe geçen bilinç seviyesinde yaşanan dramatik bir olay uyanınca el blenderi ile yapılacak olan pastanın habercisi kıvamındaydı. Havanın ışıdığına eminim fakat bulunduğum yer kapkaranlık. Sanırım elektrikler kesilmiş. Salonda yerini alan babam televizyon kapalı olduğu halde ironik bir şekilde o yöne doğru bakıyor elinde de kumandası. Annem karanlıkta elişi yapmaya çalışıyor gözlüklerini burun ucuna kadar indirmiş. Feneri insana duyarlı apartman lambaları gibi içinde saklı gözlük icat edilmiş olmalı. Ortalık sessiz sanki aile yapısını anlatan bir tanıtım filmi çeviriyoruz. Devreye girmiş olan bilinçaltı meşaleyi bilince vermeden önce senaryonun kendi kısmındaki rolünü yerine getiriyor. Mavi ışıklara tek bir duvar kalıncaya kadar yaklaşıyorum. Kapıdan girdiğimde gördüğüm şey fişin televizyonun kablo takılacak yere takılı olması. İnşaat işçisinden aldığım maskeyi kafama takarak fişi çekiyorum ve salona gidiyorum. Annem ile babamın benim geldiğimi görmemesi içime işlemiş olacak bilinçaltımdaki bilinçaltı devreye girerek bağırmaya başlıyorum. Tekli koltuğun tepesine çıktığımda elektrik kabloları üstlerini giyinmiş uçlarında vidalarla ışık saça saça geçiş töreni yapıyorlar. Sanırım koltuğa sıçramamın sebebi de bu… Her olayda çocukluğa inişler yapmaya meraklı olan bilinçaltımı suçlayarak meşaleyi bilince vermesini hızlandırıyorum. Bilincim hangisinin gerçek olduğunu anlamak için başlangıç filmindeki soruyu soruyor kendine salona gidişinin başını hatırlıyor musun? Cevabı vermek için artık çok geç: zzz…

16 Eylül 2010 Perşembe

Nazi kampında esir kalan apartman katları!



Nazi kampına benzer bir kamp arife günü pişirilmek üzere masanın üstünden alınan büzme tatlılarının küflenmiş olduğu görülmesi üzerine Asyanın batısında gizli bir yer altı mutfağında kurulmuştu. Yıllardır anne olarak tanıdığım faşist kadın evdeki tatlıları yapmakla yükümlü olduğu için nişasta, un, süt, zeytin yağı, kabartma tozu, yumurtaları yönetimi altına almış, yandaşlarıyla birlikte bu malzemelerden bir apartman katı hamuru hazırlayarak tatlı haline gelmesi için de önce fırınlardan geçmesini sonra da şerbet adı verilen işkence aletinin içine atılması için ilk işlem olarak tahta sofranın başına elinde oklavalarıyla oturmuşlardı. Toplama kampına aldığımız bu karışım Gestapo olduğumuz için ilk bizim elimizden geçiyordu. Biz belli bir şekle şemale erdirince beşer beşer daha üst yetkiliye teslim ediyor onlarda fırına hazırlıyordu. Fırında yakılacak olan bu hamur yarına insanlar dediğimiz doğaüstü varlıklara birer nimet olacaktı,bu yüzden var gücümüzle çalıştık. Yaptığımız şeyin ne kadar doğru olduğunu büzme tatlısının bize ihanet etmesiyle anlayamadık, fakat bizde oluşan kin hırsa dönüştü ve hamuru fırına hazırlama saatimizi azalttı. Hamurları açma işlemi bittikten sonra tepsilere dizilen apartman katı tatlısı hamuru çabuk yanmaları için üzerine yağ ve ceviz eklenerek fırına sürüldü. Tamamen çaresiz ve bitap düşmüş hamurlar kapalı kaldıkları fırının içinde cevizlerin üzerinde yarattıkları acıyla kıvranıyor,fırından kaçmak için ne kadar çaba harcasalar da kapalı kapılardan bir çıkış yolu bulamıyorlardı. Dakikalar sonra istenilen kıvama gelince fırından çıkarılan pişmiş hamur kalıpları için artık bşr anlam ifade etmeyen hayat bundan 50 yıl sonra apartman katı katliamı olarak bir anlam kazanacak ve her yılın arife günü apartman katları yapılarak anılacaktı. Ertesi gün insanlardan aldığımız tepkilerle güçlenen Apartman katı katliamı tüm ülkeye egemen olmuş ve amacından sapmaya başlayarak diğer tatlı çeşitlerine genellenmişti. Buradan yetkililere sesleniyoruz: Afiyet olsun!

1 Eylül 2010 Çarşamba

Son Umudum: II. Ramses



Mısır
M.Ö 2.yüzyıl...
Babası Seti'yi kaybeden Ramses 20 yaşında tathta geçmiş ve ölümden sonraki hayata inanan her mısır tanesi gibi ölümsüzlüğünü tarihe geçirmek için bir çok tapınak inşa ettirmiştir. Belgeselin tam bu kısmında kendimi eve neden kapana kıstığımın yanıtını buldum. Kendimin o unutulmuş tapınakların birinin kiler odasında unutulmuş bir mumya olduğunu anladım. Şu an ki döneme uyum sağlayamamamın tek sebebi olabilirdi. Reenkarnasyon. Bu öyle bir histi ki arkeologlar taşlardaki yazıyı çözdükçe bana ait bir hikayenin içinde hissediyordum kendimi. Bir an şöyle bir soruyla karşı karşıya kaldım 'ben kimdim?'. İçimden atalarımı bulmama dair bir merak uyandı ve kendimi Mısır'a giden ilk uçağın business koltuğunda otururken buldum.Elimde ise taze sıkılmış portakal suyu. Kendimi o kadar mısırlı hissediyordum ki yazara bu kısmı hikayeden silmesini elimdeki portakal suyun yerine ekmek ve bira olmasını söyledim. O da saolsun kırmadı.
Mısır'a iner inmez rehber eşliğinde ancak o tapınağı bulabileceğimi düşünerekten bir turist kabilesinin arasına daldım. Belgeseldeki tapınağı gördüğümde içimde yıllar önce dünyaya gelmenin verdiği bir heyecan vardı iç organlarımda. Halbuki iç organlarımın her biri vücudumdan dışarı çıkarılarak bir bir kaselere konulmuştu. Heyhat insan düşününce bile duygulanıyor. Şimdiye kadar kimsenin bulamadığı tüneli genlerimde yazıyormuşcasına tapınağa girdiğim anda buldum. Karşımdaydım. Beni andıran bir görüntüyle yapılan tabutun içinde yıllar önce mumyalanıp saklanmıştım. Duvardaki yazılara olan aşinalığım da bu yüzdendi ve okuduğum yazı bir kahin büyüsünü anlatıyordu. Cümleleri bitirir bitirmez karşımda flu bir şekilde ortaya çıkan kahin:
-paralel evrenler arasında sıkışıp kaldın ve böyle giderse daha kötüsü olabilir. Bing Benle karşılaşıp yok olabilirsin. Bizim sonsuzluğu arzulama isteğimizi bu şekilde kullanman kimlik karmaşası yaşamana yol açabilir.
- Zaman makinesinin icadına da az kalmıştı. Bu şekilde bir icat yapsam belki insanlık adına büyük kendim için küçük bir adım atmış olabilirim.
- Kahinler derneğinin bun düşünceyi hoş karşılayacaklarını pek sanmıyorum.
- Aramızda kalamaz mı?
- Beş bin dinara belki. Biliyorsun kahinler dünyasında hayat pahalı.
- hımm...peki ya diğer seçeneğim ne?
- Ramses'in ruhunu bedenine getirmek!
- Peki ama nasıl?
- Burada okuduğun büyünün tersini okuyup ortaya çıkan ruha saf kakao dökerek.
- Şaka yapıyor olmalısın.
- E heralde yoksa şimdiye kadar yapılırdı.
- ...
- Tamam alınma söylüyorum. Bİr psikiyatrı da gidip olayı anlatman gerek. bu konuda ciddiyim. Burdan bakınca ciddi sorunların olduğunu görüyorum. Sonra gene gel konuşalım.
-peki hoççakal.
Ertesi gün kendimi psikiyatrinin yanında Freud koltuğuna uzanmış babamı anlatırken buldum. hakket baba modeli bizim yetişmemizde çok büyük bir etkiye sahip imiş. Anlattıkça kiler odasındaki mumyanın sargı bezleri açılıyor ve dünya ile bağlantı kuruyordu. Konuştuğum kişi Psikiyatr değil mumyalanmış bendim, sesim yıllardır kendine o kadar yabancı gelmişti ki bu duyduğum sesle aramda bir yakınlaşma oldu. Kendimi tanımaktan ziyade olmak istediğim beni tanıtmaya çalışmam yıllarca beni kendimden uzaklaştırmış ve bir tapınakın kilerindeki mumya haline getirmişti. Bu duygular sempatik sisinr sistemimi harekete geçirmiş ve bu da polyanna bir kişilik kazandırmıştı bana. II. ramses hayatımı geri vermişti. Peki ya şimdi? yıllardır tanımadığım bu kişiliğe ait değilsem kimdim ben? daha da önemlisi artık editör de mi değildim?
kendimi kandırmaya devam etmek en iyisi sanırım...ehü

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Engellenme-Saldırganlık Kuramı


Yapmak istediklerimiz, yapabileceklerimiz ve yaptıklarımız...Bu zihinsel karmaşa sırasında yaşanılan bilişsel çelişkiler...Bakış açılarında saklı değişmeyen otomatik düşünceler, varolan koşullar ve beklenmeyen sonuçlar. Engellenmişlik nedeniyle harcanılan enerjinin yerini alan olumsuz düşünceler insanı saldırgan davranışlara itebiliyor.
Olay bir: Üniversiteyi birincilikle bitirmiş bir tıp öğrencisi doktorasını yapmak için mülakata giriyor; fakat eleniyor.
Sonuç: Vakit kaybetmemek için bir hastanede işe başlayan doktor başaramamasının sorumluluğunu kendisinden hastalara yansıtarak hastalarına kötü davranıyor. bu davranış atık otomatikleştiği için farklı seçenekleri göremiyor.
olay iki: Kaynanasıyla birlikte yaşayan bir ev hanımı. Gitmek istediği yere kaynanasının sürekli iş çıkarması üzerine gidemiyor ve bu durum son beş yıldır bu şekilde devam ediyor.
Sonuç: Anlaşılmak isteyen kadın kendini ev işleriyle oyalamaya çalışır. Kaynanasıyla olan iletişimsizliğini kocasına da geneller ve kocasıyla olan cinsel ilişkileri sürekli olarak başarısızlıkla sonuçlanır.
Olay üç: Günde on saat çalışan işçi terfi etmesi umuduyla verilen ağır işleri layığıyla yapar . Buna rağmen bir taktir alamaz ve müdürün yeğeni terfi edilir, üstüne üstlük yaptığı ufak bir hata yüzünden o günkü maaşı kesilir.
Sonuç: Başarısını ortaya koyamayan işçi yaşadığı olay üzerine işini kaybetme korkusuyla kendisini müdüre ifade edemez ve agresyonunu yön değiştirerek eşine yansıtır.
Olay dört: Tüm başarılarına rağmen ailesinden sürekli eleştiri alan bir kız ÖSS sınavlarına çalışırken hayatını bir kenara koyar ve yaptığı hırs ve azimle sınava odaklanır; fakat üniversiteyi kazanamaz.
Sonuç: Ailesinin davranışları sebebiyle kendine güveni olmayan kız bu sefer onlardan uzaklaşmak için kendini tamamen derslere verirken stresle baş edemeyen bünyesi kurguladığı dünyayla gerçek dünya birleştirmeye başlar ve duyduğu sesler artık ona yön verir. Şizofreni tanısıyla hastaneye yatırılır.
Olay beş: Askeri ücretle çalışan bir baba. Çocuğunun büyüdükçe artan ihtiyaçlarını karşılayamamaya başlar.
Sonuç: Çocuğumun isteklerini alamıyorum,ben bir işe yaramam gibi kendini değersizleştiren düşüncelerle baş edemez ve agresyonunu kendine yönelterek intihar eder.

Bir anda birden fazla işle uğraşmak isteyen nevrotik insan



Okul hayatına başladıktan sonra alışırsınız belli bir tempoya... Öğrenmeniz gereken devamlı olarak bir bilgi deposu olduğu için dikkatli bir dinleme, sabırlı bir araştırma gücü ve ayrıca bu sırada bunları birleştirmek için jimnastik yapan bir beyin gerekir. Nörotransmitterlerin sağlığı için yenilmesi gereken vitaminleri, proteinleri, karbonhidratları elde edip yutak borusundan yer çekiminin merkezine doğru yollamak, strese karşı savunma mekanizması geliştirmek ve bunların yanında varolan nefes alışları eğlenceli hale getirmek için ise farklı alanlara uzanmak bu sırada da gevşeme egzersizleri yapmak gerekir. İşte böyle düşüncelerden bir gün yapılacakların listesini hazırlamış fakat sıralamada kararsız kalmıştım. Konfüzyona uğramış beynim kararsızlıkla baş edemeyince yeni yetme gün enerjiyi boşa kullanmaktan dolayı heba oldu. Bizim bakkala ne zaman bir şey soracak olsam o şey yoksa 'yarın gelecek' demesinden etkilenmiş olmalıyım ki gönül rahatlığıyla yarın başlarım dedim; fakat her TC vatandaşı gibi yarınlar hiç bitmiyor. Genede gün bomboş geçmiyor. ehü

26 Ağustos 2010 Perşembe

Buhar Gücüyle Çalışan Gözlük!



İşten gelmiş gözlüğümü masanın üstüne, kendimi de kanepeye atmıştım. Beş dakika geçti geçmedi tam gözlerim kapanıyordu ki gözlüğümün camının yavaş yavaş buharlaştığını gördüm. Gözlerimi kısıp olayın gerçek olup olmadığını kontrol ettiğimde kendimi 13.yüzyıl Venedik'inde buldum. O zamanlar İtalya'nın cam rezervlerine sahip olan Venedik için şal şallı yıllardı. San Geremia Kilisesi, Fondaco dei Turchi Sarayı inşa edilmiş, yüzyılın yapısı olan Palazzo Loredan yapılmış, deniz ticaretinde üstün bir güç haline gelmiş olan bir su üstü kentiydi. Kendimi ise bu tarihin içine gömülmüş bir evde tanımadığım bir adamın yanında buldum. Sonradan adını öğrendiğim bu adamın adı Salvino Armatoydu ve cam imalatçısı olmasının yanında optik bir fizikçiydi. Yuvarladığı camın şeklinden dolayı bugünkü bildiğim gözlükün adı !cam mercekler' idi. Fakat kulağa takmalık yerini henüz icat edemedikleri için o dönemde kelebek tipi çerçeveleri burunlarının üzerine sürekli itiyorlardı. Gerçek camdan ve fildişi çerçevelerinden yapılmış bu cam mercekler oldukça ağırdı. Her ne kadar sayın mucite gözlük sapı fikrini anlatmaya çalışsamda dil farklılığından olacak beni ateşle evden atmaya çalıştı. Başardı da.Tabi evinde istenmediğim bir adamın yanında ne kadar durulabilinirse o kadar durmuştum saten. Ama şimdi nereye gidecektim diye düşünmeye başlamıştım ki gözlerim bulanık görmeye başım dönmeye başlamıştı. Etrafım netleştiğinde ise 1730'un Londrasındaydım ve Edward Scarlett tarafından yapılan sabit gözlük sapına tanık oluyordum. Gözlüğün varoluşu böylece tamamlanmış olmuş benim de gözlerim bu sahne karşısında buram buram yaşla dolmuştu. Tabi peçete de yok o zamanlar adamcağızın perdesinin kenarına silmiştim. Bay Scarlett'in evden atma hikayesi de bu şekilde gerçekleşti. İnsan hayatında bir kere 18.yüzyıl Londrasına ayak basar gelmişken gezeyim düşüncesiyle etrafı geziyordum ki bir fırından çıkan ekmek kokusuyla aç olduğumu anladım. Kaç saattir yemek yemiyordum. ne güzel ki insanoğlu her dönemde bir ekmek ihtiyacı hissetmiş ve hangi yüzyılda olursanız olun bir ekmek kokusu duymanız mevcut. Enflasyon nedeniyle gramajı değişse bile. İçeri adım attım ve fırıncıyla göz göze gelmiştim ki fırından çıkan ekmeğin buharı ortalığı sardı ve kendimi ekmek kokularının yerini kaplamış olan rutubet kokulrı kaplı bir yerde buldum. Gördüğüm şey bir buhar makinesi olmalı ve dolayısıyla yanımdaki adam da James Watt. İngiltere'de 17.yüzyılda odunun yerini kömür almasıyla Sanayi Devrimine gidilen yol açılmış oluyor. Madenciler yerin altına girdikçe su sorunuyla karşılaşmaları üzerine Buhar Makinesi talep ederler. Ve şuan o icadın yapılış aşamasına seyirci oluyoruz. İlk denemede ortalığı kaplayan buhardan etrafı göremiyorum ve odanın sıcaklığı gitgide artıyor. Taa ki ben güneşin odaya sızmasıyla terlemiş bir şekilde uyanana kadar.
Diğer eşyaların serüvenlerine de ortak olayım diye onları da buharlaştırmaya çalışıp gözlerimi kapatsam da kendi yarattığım kurguyu kafamda canlandırmaktan daha öteye gidemiyorum. Kendi hayatımın serüvenine şahit oluyorum en azından diyerek kendimi rahatlıyorum ve rutin hayatıma devam ediyorum. Bir sonraki gün masadaki sürahinin buharlaşmasıyla gülümseyerek kapatıyorum gözlerimi. Yüzyılların keyfini çıkarıyorum.

17 Ağustos 2010 Salı

Vahşi Orman Sinemalarda...


Hayal dünyasıyla kapılarımız birbirimize sonuna kadar açık olduğundan gel-gitliğimiz çoktur.Çoğu yerdeki hayal dünyasını bilirim, bazı paralel evreninkiler de dahil...Öyle bir şey var ki bu dünyaya açılan kapıların ne zaman açık olacağını siz belirliyorsunuz. O kadar mütevazi. Yolda yürürken ağaçlarla kaplı normal bir yol size amazon ormanları kadar egzantrik gelebilyorsa bunun nedeni hayal dünyasının cazibesidir. Yola girdiğiniz anda her adımınız dinazorların varolduğu dünyaya yaklaşıyormuşcasına ses efektleriyle beslenmiş olabilir. Bastığınız yerdeki taşlar canlanıp ayağınızın adım atmasını teşvik edici bücürler olabilir ki bu sizi daha çabuk korku filminin içine atar. karga sesleri sizin geldiğinizi haber veren sinyallerdir. Aslında kendi aralarında bir birlik oluşturarak size saldırmayı planlıyorlardır. 'Sss' sesini çıkaran yılan birazdan aniden ortaya çıkacak, vücuduyla bacağınızı çepeçevre saracak ve 'eve hiç et götürmüyom bu sıralar be abi' cinsinden bir bakış fırlatacaktır. Üzülüp kendinizi feda etmeniz an meselesi. Karıncalar dünyasında ise büyük konsey toplanmış ağustos böcekleriyle birlikte kışın yemek için sizi paylaşmak üzereler. Arılar ise ana kraliçenin duygusallığından ötürü size karşı hoşgörülü. Geçmenize göz yumuyorlar fakat bir daha ki gelişinizde aynı hoşgörüyü bulmanız muamma! böcek familyası patlamış mısırlarını almış, kocaman bir dürbünle olacakları izlemek için sıraya girmişler. Tam korku filmi tadında bir sahne olacağa benziyor. Ne yazık ki kötü adam rolünde oımak pek iç açıcı değil. Solucanlar geri kalmamak için kendilerini ittirme hızlarını arttırmış ağustosun bu sıcağında baya bir effor harcayarak bahaneyle vücutlarını sıkılaştırıyorlar. Adımlar atılırken rüzgarın bethooven'in beşinci senfonisini mırıldanmasıyla yapraklar kendilerinden geçmiş.Filizlenen ağaçlar ise gelişimlerini normal üstü bir zekayla tamamlıyorlar. Yol yarılanmasına rağmen film beklenen kötü sonla bitmiyor. Aniden ortaya çıkan sivrisinekler yer tespiti yaparak gerekli bilgiyi merkeze iletiyorlar. İplerle bağlanarak ortalığı tozu dumana katan bir yere düşürme operasyonu an meselesi. korku düzeyinin doruk noktasına geldiğinizde yolun sonu geliyor ve vardığınız yerin dinozorlar ülkesine değil de bir okula çıktığını gördüğünüzde yerinize gelen bilincinizle hayal dünyasının kapıları kapanıyor fakat sizin aklınız hala orada. Ormandaki canlıların birbirleriyle haberleştiği, size karşı planlanan bu suikastın tekrar denenebileceği, sizi korkutmak için böyle bir girişimde bulunulduğu fakat buna karşı güçlü olduğunuz gibi paranoid düşünceler aklınızdan bir süre gitmiyor. Hatta bu kurgunun kokusu çıktıktan sonra kurulan diğer kurgularda da paranoid düşünceler devam ediyor. herşey size karşı işliyor fakat siz milyonlarca insanın yaptığı gibi dünyada ufacık bir nokta haline gelinceye kadar günü tamamlıyorsunuz.

13 Ağustos 2010 Cuma

Yağmur Adam sosyopatolojisi



Farklı olan insanlara yapıştırılan etiketler beraberinde değişmez kalıp yargıları da getirir. topluma aykırı davranışlarda bulunan, normal davranmayan bireyler toplum tarafından hep bir kenara itilmiştir. orta çağda bu süreç cadı avlarıyla veya şeytan çıkarma etkinlikleriyle yapılırken 18.yüzyıldan itibaren ne kadar insancıl olsa bile farklı olan bireyleri duvar arkasına atarak insanlardan ve hayattan uzaklaşmalarına sebep olmuştur.günümüzde ise ne kadar oryantasyon sağlamak adına toplumla iç içe olmaları ve hayatlarına kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar adapte olmaları sağlanmaları çalışılsa bile toplumun bakışları ilerleyen tıp kadar gelişememiştir. bu nedenle farklı bakışlar altında yaşayan farklı bireyler yapabilirliklerini ispatlamaya çalışsalar bile hep bir engelle karşılaşacak,bu da onları daha agresifleştirerek toplumun frankestain'i haline getirecektir.
Peki ya normal ve anormal kavramları arasındaki fark nedir de farklı olan bireyleri kendimizden uzaklaştırmamıza sebep oluyor. teknolojinin hızla ilerlemesi ve nüfusun artması, değişen toplum yapısı,varolan rejim yapısı,kültürün yozlaşması gibi faktörler insanların birbirlerini dinlemeyen, empati kuramayan,başkalarının düşüncelerine saygı duymauan,egoist, kendi iç dünyalarına dönük, hiçbir şeye tahammülü olmayan, kendi çıkarlarına düşkün birer birey olmalarına sebep olmuştur. zaten insanların çıkarlarını korumaya yönelik davranışları başlı başına güvensizlik psikolojisinin sebebidir. paranoid davranışların artması ise 21.yüzyılda normal sayılabilecek bir durumdur.
Dvdyi taktık ve fragmanlar gösterildikten sonra başlıyor film. ekranda sinirli, üç kağıtçı,kendi işi için diğerlerini koşturan bir tipleme olan Charlie'görünür. Charlie içinde bulunduğu işi rayına oturtamaz ise borç batağında batacaktır. kız arkadaşıyla birlikte yolda giderken kendi işini kendi gören bir adam olduğu için kız arkadaşıyla bir şey paylaşmaz ayrıca herşeyin kendi kontrolünde olmasını ister. fakat bir yandan içinde varolan duygusallığa ve birine bağlanma ihtiyacına filmin ilerleyen karelerinde daha iyi tanık olabileceksiniz.Charlie günümüz insanının bir maketidir aslında.nerde kalmıştık? hee! yolda giderlerken yıllarca konuşmadığı babasının öldüğü haberini duyar ve kalan mirası almak için yolunu değiştrir.kız arkadaşı ise Charlie'nin duygusal ve iyimser tarafıdır. mirastan sadece babasının ona kullandırmadığı araba kalmıştır ve mirasın büyük bölümünün özürlülere ait bir kliniğe verdiğini duyunca kendine ait kısmı almadan bu işi bırakmaz.kliniğe gittiğinde ise rastlantı sonucu bir abisinin(Raymond) olduğunu öğrenmesi sonucu kendi bencilliğini yansıtma savunma mekanizmasını kullanarak abisinin olduğunu söylemeyen babasına atar. Charlie bencilliğinin esiri olarak otistik olan abisini mirasın yarısını alma düşüncesiyle kaçırır.Normal olan Charlie ile anormal olan Raymond'u karşılaştırdığımızda günümüzdeki normal insanların anormallerden pek farklı davranmadığına şahit oluyoruz. Örneğin; Raymond otistik olmasından dolayı konuşmaya odaklanamazken Charlie kendi bildiklerinin doğruluğuna inandığı için dinlememektedir. normal insanlara bile katlanamayan Charlie için Raymond'un normal olmayan davranışları,takıntıları,istekleri ve alışkanlıkları bir işkence mekanizması gibidir. Bir yandan abisinin günlük ritüelini bozmaması için elinden geleni yapan bir yandan da abisini tanımaya başlayan Charlie ona karşı duygusal bir bağlanma içine girer. bu noktada abisini ele alarak bir kimlik sorgulamasına başlar. bu sorgulama o farketmeksizin abisiyle birlikte oldukları yol boyunca devam eder. Bu sırada da abisinin hafızalama ve cebire olan insanüstü yeteneğini keşfedince kendi borçlarını ödemesi için kumarhanede onun yeteneklerinden faydalanmaya çalışır. ona yakınlaşması para düşüncesinden uzaklaşmasına sebep olur.kimliğine yabancı kalmış Charlie geçmişiyle yüzleştikten sonra kim olduğu sorusunu çözümleyince kendine olan güveni yerine gelir ve dünya artık onun için güvensiz bir yer değildir.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

woddy Allen'a itafen...


kamera arkasında saksafon çalan bir yaratıcı varsa ki muhtemelen absürd nitelikte bir hayat kurguluyodur işte o kişi sınır tanımayan bir sınırda kişilik ironisidir. gözlüklerinden fışkıran zeka, muhallebi kıvamına gelmiş olacak ki keyifle okunacak bir kitap veya ağzı açık izlenecek bir film haline gelmiştir. somut kavramları öyle bir ipe dizmiştir ki hayal gücünüzün kara deliklerini keşfedersiniz. beyin fırtınası yapmadığımız için hafif mental retardasyon geçiren halkımız için dikkat toplayıcı olarak nitelendirilen sigara yerine Allen'in dünyasında kaybolmalarını öneriyorum. orada baldan ve pekmezden ırmaklar olmasa bile sigara dumanlarıyla kaplı bir çikolata evine şahit olabilirsiniz. hem türk kavesi de bizden.

Burası Ayşosfer,Fark Burada...!


hastaneye gitmem gerektiğini anladığımda servis otobüsünü kaçırmış bulunmaktaydım. Artık yapacak bir şey yok diyerek on beş dakikada bir gelen otobüslerden diğerini beklemek üzere uykusuz dergisindeki karikatürlerle takılmaya karar verdim. kendi aramızda espiri yapıp baya bir eğleniyorduk ki beni dahil beş kişiyi içine alacak yeri olmayan otobüse sığmaya kalkıştık.bu durum afektif duygulanımı bambaşka sahillere taşıyarak deminki Madagaskar adasından amazon ormanlarına götürdü beni.neyse ki fazla nem yok.on dakika boyunca bu atmosferde yaşamak sabrını gösterdikten sonra kendimi ödüllendirmek için gölgede yürümeye karar verdim. hastane kapısına yaklaştığımda bilinmez bir dünyanın kapısından bir simyacı çıkıp 'burada ne arıyorsun kuzum allah aşkına' diyerek beni kendime getirdi. felsefe yolda yürümekti ben ise yolda yürüyordum daha büyük bir nimet var mıydı dünyada o an için. bu aklımı karıştıran kaybolmadan onun peşine takılmam gerekiyordu ama bir şeyler beni engelliyordu. arkama dönüp baktığımda normlarla karşılaştım.beni yapmak istediğim şeyi yapmamam konusunda uyarıyorlardı.düşünmem gereken şeyleri ve Gregor Samsa misali bir hamamböceği olduğumu hatırlatıyor yapmakta olduğum girişimimin Guiness rekorlar kitabına girecek dahi bile olsa bu riske değmeyeceğini fısıldıyorlardı. insanoğullarından olan ben bu çelişkilerden kurtulmak pahasına kendimi hastanenin içine attım ve anladım ki güneş beynime geçmiş. kafamın kızgınığında bir ekmek kızartıp üstüne yereyağ sürdüm öyle lezzetli bir koku yayıldı ki doktor bekleyen hastalar kapı önlerinde değil kafamın dibinde sıra beklemeye koyuldular. tüm dikkatleri üzerime çektiğimi anlayan medya dünyanın neresinden olursa olsun akın akın gelmeye başladı. Küba'da tereyağı bilmeyen arkadaşlara babanemin yaptığı özel imalatımızdan bir kavanoz terayağ yolladık bununla da kalmadık hastanenin kokusunu değiştiren ilk insan olarak Guiness Rekorlar kitabına girdim. bu vesileyle de geç kalmışlığımızın üzerine güzel bir kılıf örtmüş olduk. her neyse gene monoton hayatımıza geri döndüğümüzde anlık heyecanların artık beni tatmin etmediğini farkederekten kendimi devlet işine adamaya karar verdim.(yazar bununla yapmakla yükümlü olduğu stajı kastediyor.) örgü malzemelerimi geç kalmadan ötürü evde unuttuğumdan giriştiğim hiç bir işte mutabık olamadım.geçirdiğim saatler sorgu meleklerinin ölüm anı geldiğinde yerine getireceği görevini devralmış gibi üstüme üstüme geliyordu.ne yapacağımı bilemedim.jerry'nin bir peynir uğruna yaptığı girişimlere özenerekten kendimi açık olan en yakın pencereye attım.tam nefes alıyordum ki aldığım nefesin oksijenden çok nemli karbondioksit olduğunu farkettim.geriye dönüp baktığımda hastanedeki insanların artık tereyağ sırasında olmadığını ve üzerlerinden nasıl ki bir yaz günü soğuk su kayaya çarptığında buhar çıkarır aynı o vaziyette buharlar çıktığını ve o buharlardan da konuşma baloncuğu oluştuğunu ve o baloncuklarda da içlerindeki hayvani yanı gördüm. tekrar cama dönmem, arkama dönmemden daha kısa sürdü.tam kendimi geçmişten bir güne sürükleyecekken gözüme çarpan o manzara karşısında havanın 34 derece olduğu şehirde çay içesim geldi. üç yüz metre ötemde sırtında gitar çantasıyla giden basketbol şortlu bir kız ve aynı karede bu sıra moda olan mavi,kırmızı ve beyaz çizgilerle donatılmış bir eteği giymiş olan bir bayan duruyordu. çelişkilerimin bir yansıması olan bu ekran bana bir yandan yanlış model almamdan kaynaklanan erkeksiliğimi ve herşeye heves edebilen hipokampüsümü, bir yandan da kızcıl kıyafetler giymeye başlayan olgunlaşması gereken süperegomu hatırlattı. o an ben derin düşüncelere dalmışken mesai saati de sona erdi. şu an düşündüğüm çelişkili kişiliğimden nasıl kurtulacağımdan çok yarının bugün kadar eğlenceli geçip geçmeyeceği sorusu.acaba bu durumu bir monoton sorunsalı haline getirmem Fethiye'de çadırla tatil keyfi yerine Bakırköy'de bön bön beyaz duvara bakmama sebep olar mı? merahkla beklicimmmm...

6 Ağustos 2010 Cuma

bir delinin güncesinden,,


Hatırladığım kadarıyla 1791 yılında yatmıştım akıl hastanesine. arkamdan çevrildiğini sandığım senaryonun yazarının bizzat kendim olduğunu anladığımda Philippe Pinel ile tanışalı 6 ay olmuştu. o gelmeden önce ne yaptılarsa kafamdaki seslere çözüm bulamadılar. . normlara karşı gelmekten ötürü girdiğim hapishaneler, sosyal çevreye uyum sağlayamamamdan dolayı adımın deliye çıkması ve ardından çevremdekilerin bana bakışları...şimdi hak vermeden edemiyorum
Fransız İhtilalinin patlak verdiği yıllardan kalma bir serüvendi benimkisi. Mutlak monarşinin hegemonyasında yaşayan Fransa'da artık cumhuriyetin gelmesi gerekiyordu.ben ve yoldaşlar bunun için girişimlerde bulunmuştuk bile.hazırlıklar başladıktan kısa bir süre sonra nasıl olduysa yanımdaki insanlar bana kimle konuştuğumu sormaya başlamışlardı. halbuki ben yeni katılan bir yoldaşla kafamızın uyuşması nedeniyle mecmuadaki her bir haberi yorumlar olmuştuk. diğerlerinden ayrılan görüşlerimiz bizi birbirimize daha çok yakınlaştırmıştı. bu yakınlaşma sonucu diğerlerinin bize karşı cephe almasına, sürekli bizim hakkımızda konuşup arkamızdan iş çevirmelerine sebep olmuştu. grup içinde bölünme yaşanıyordu,bu ise bizi zayıflatıyordu. gittikçe artan saldırgan davranışlarım ve arkadaşlarımın arkamdan iş çevirdiği düşüncesi sonrasında onları ele verme isteği beni bir kaç kez hapse girmeye sürüklemişti.ve sonraki durak olan şuan içinde bulunduğum Bicetre Düşkünlerevi...iplere gerdiler olmadı,suyu hortumla üstüme tuttular, kelepçeleyip dört duvar arasına koydular genede bir sonuca ulaşamadılar. normal şartlarda iyileşme olanağını sağlayarak benim işlevselliğimi geri kazandıran Psikiyatr Pinel'den sonra ben ve arkadaşlarım artık dünyaya uyum sağlamaya başlayabilmiş, varolan cumhuriyet rejimi içerisinde Fransa'da torunlarımızla birlikte yaya yollarında yürümeyi başarmıştık. kafamda yarattıklarımı hacı dürbününe sıralayıp yaya yolunda satmaya başladık torunla ve Fransa'da seyyar satıcılık tarihini başlatmış olduk.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

dıt dıt..dıt dıt..labelling..!



Toplumda sivrilen insanlara olan bakış açımız globallaşan dünyaya karşın sonlanmıyor.birey farklı bir davranışta bulunarak toplumdan ilk etiketlenmeyi alıyor. mesela yolda giderken yanınızdan takla atarak geçen bir insanı acrobat 9 olarak değil de deli olarak etiketleyip üstüne üstün töbe töbe deyip yolunuza devam etmeniz gibi.bu durumda etiketlenen insan ne yapacak? etiketlenmenin verdiği yetkiye dayanarak alınan sorumluluğundan dolayı çevresinin bakışları arasında kendini muhakeme dönemine girecek.
İlk aşama: yoksa ben bu dünyadan değil miyim?
takla atarken kanın beynine ulaşma noktasında akla gelen bu soruya cevap bulmada geciken nöronlar karşısında afallayan beyin sıvısı kendine cevap bulma sürecine sokarak melankoli davranışlarda bulunuyor.
ikinci aşama: kendini tanıma
kendini kültür, çevresel faktörler, medya, coğrafi konum, insan gibi faktörlerin etkisinden uzaklaşarak bir odaya kapatan etiketli uzun saatler boyunca kendi hakkında ilginç özelliklerle karşılaştı. Karşılaştığı özelliklerle yakınlaşan birey özel dakikalar yaşayarak kendiyle barışık duruma geldi.
üçüncü aşama: aidiyetlik sorunu
kendini tanıyan birey akrobat hareketlerinin kökenine inerek halk kütüphanesinde yaptığı araştırma sonucunda kendisinin acrobat ailesinin bir üyesi olan acrobat reader olduğunu fark etti.
dördüncü aşama:isyan
yıllarca kimliğinden ve kişiliğinden uzakta yaşayan birey neden saçların beyazlamış arkadaş şarkısı eşliğinde günlerce rakı balık yaptıktan sonra karşılaştığı gerçeklerle baş edemeyerek kendine ait bir dünya yaratabilirdi, fakat o son aşama olan beşinci aşamayı seçti.
beşinci aşama:kabullenme
soruların bir süre sonra etki etmediği kişide herşeyi kabullenme süreci başlar.toplumun yaptığı etiketlenme sonrasında toplumu değiştiremeyeceği için etikete uygun davranmaya devam eden kişi olayı kendini gerçekleştiren kehanete döndürmüş olur.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

psikotik güneş yanığı vakası



Güneş kremlerinin çok sattığı dönemden anlayabiliriz ki artık yaz gelmiş ve denize girmek farz olmuştur. bunu anlayan vatandaşlar denizin faydalarından yararlanırken anlamayanlar 'eve güneş girmeyen eve doktor girer' atasözünü yerine getirmeye çalışmaktadırlar. tabii bu herzaman böyle olmaz...vaka G.O o gün uyandığında gündemi takip etme hastalığından dolayı televizyonu açmıştı. reklamların güneş kremlerine yaptığı eh-emniyetle kendisine bir ipucu verdiklerini düşünmüştü. plaj malzemeleri için ayırdığı dolabını açıp şişme yatını ve şişirme kitabı klavuzununa kadar herşeyini aldıktan sonra evden çıkmıştı. deniz kenarına geldiğinde insanların her bakışından kendi hakkında birbirlerine mesajlar yolladıklarını düşünüyordu çünkü o televizyon aracılığıyla denize çağrılmıştı. çok zeki olduğunu düşünen bu narsistik vakamız kafasında konuşmaya başlayan bir suflör tarafından yerini belirleyip yerleştikten sonra kendini denizin azgın sularına bırakmış ve yatını şişirmeyle harcadığı süre zarfında güneşten yeterinden fazla D vitamini almış olacak ki rengi artık vitamin rengine dönmeye başlamıştı. Yatı yat adı verilecek duruma geldikten sonra Hint okyanısına doğru ilerleyen vakamız vüzudunun cayır cayır yanmasını Hindistan'ın havasından olacak ki meditasyon sayesiyle başa çıkmış ve kendini kutsal saymıştı. kafasındaki suflörle yaptığı dialoglarla çevresindekilerin dikkatini çekmiş ve işbaşında olan insanların işlerini aksatması nedeniyle işten atılmalarına nedne olmuştur. bunu ise kendinin özel olmasına dayandırmaktadır. Yoluna devam eden vaka yalnız olmasıyla başa çıkamamış ve hayali bir arkadaş edinmiş ve suflörünü aldatmıştır.bunun üzerine suflörü yatı terketmiş ve kendini Gandi sanan vakamız japonyadaki adaların birine takılırken maskesini kaybeden bir adam tarafından bulunmuş ve normal seyirmeyen göz kırpmasının anlaşılması üzerine Wakarimasen Ruh ve Sinir hastalıkları Hastanesine yatırılmıştır.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

molotof kokteylinin rüyaya empozitesi,


Nenemin kulaklarının ağır işitmesinden dolayı evde açık olan televizyonun sesi hep sonda olur. sabah uyandığınızda siz istemesenizdeherhangi bir konu hakkında konuşan insanları duyabilirsiniz ve 70 desibelin üstünde olan bu ses bilinçaltınıza etki edip rüyanızda cumhurbaşkanının size sağlığınız hakkında öğüt verirken bulmanıza yol açabilir.
Böyle günlerden birinde kilomu ne kadar sorun etsem de gerçek sorun kemiklerin fazlalığından kaynaklanmakta ve bu sorun nedeniyle kemiklerin vücuduma batmasıyla geceleri sık sık uyanmakyta olan ben rüyalar için oldukça avantaajlı ama uyku için oldukça negatif etkileri olan günlerden birinde gördüğüm rüyanın etkisiyle kuru fasülye ülkesine gitmiştim.
Tanıdıklarımın olduğu bir kafeye girmiş kuru pastalardan almak üzereyken tam öğle arasına girmekte olan kafe sahiplerine stadyumun yandığına dair bir haber geldi. hepimiz koşa koşa stadyumun oraya gittiğimizde fasülyelerle kaplı stadyumdan aşağı yemek yağları akmaktaydı. kuru olan yerlere çömelmiş olayı analiz etmeye çalışırken karşıdaki binaya giren şüpheli adamlar görmeye başladık. bizde paranoid düşünceler uyandıran bu adamların sonuncusu durdu ve bize bakıp elindeki şişeyi doğrulttu. şişenin molotof kokteyli olduğunu 3 4 saniye içinde anlamış ve stadyumun arka tarafına koşarken bulmuştuk kendimizi. olayın failleri uyanma sebebiyle meçhul kalmaya devam etti ve dava süre sebebiyle düştü.

6 Temmuz 2010 Salı

Ruhiyat Fakültesinden Anomik Bilgiler!!


Prof. Dr. Güleyaz Monotonya araştırma hastanesinde bulunan hastalar hakkında çeşitli varsayımlar öne sürdü. Güleyaz kliniğe yatırılan hastaların geldiklerinde dissosiyatif durum yaşadıklarını ve kendilerine gelmeleri için farklı bir kişiliğe bürünmeleri gerektiğini söyledi. iyileştirme çalışmalarının da bu yönde olduğunu basına duyurdu.
Geçen hafta gizli kamera görüntüleriyle hastaları bir denek olarak kullandıkları öne sürülen Monotonya Araştırma Hastanesinde garip şeyler olduğu uzun zamandan beri gündemdeydi. her giren hastanın frankenstainimsi bir şekilde çıktığı, insanlarla iletişimlerinde hipnoz yaratıcı etkilerle olanları görmezden gelmelerini sağlamaları nedeniyle cesaretli bir görevli içeriye gizli kamera yerleştirmiş ve sonucunda olanları tüm Monotonya halkı olarak gözlerimizle duymuştuk. Ne var ki olayları iftira olarak niteleyen Güleyaz basın açıklaması yapmak üzere hastane önündeki incir ağacının gölgesi altında bir konuşma yaptı ve durumun içeriğini tüm ayrıntılarıyla netleştirdi.
Artık gönül rahatlığıyla ortaya çıkan yaratıklarla iletişime giriyor ve hipnoz aracılığıyla paralele evrenlerde bir çok bilim adamı ve yazarlarla buluşma imkanı buluyoruz.

3 Haziran 2010 Perşembe

homo neanderthalis



Diyelim ki genlerimizin bir kenarında hala mamut avına çıkan bir neandertal kırıntısı kalmış. iş çantanızla evden çıktığınızda yürüyerek ormanın derinliklerine gidiyorsunuz ve çantanızdan çıkardığınız 400tl değerindeki ok takımınızla mamuttan evrimleşmiş mahmut avlamaya çalışıyorsunuz ve eve dönerken karınıza ve çocuklarınıza akşam yemeğini hazır etmiş oluyorsunuz. Yemekte çocuklarınızın okuldaki mamut avlama tekniklerinde neleri öğrendiklerini soruyorsunuz ve güle eğlene bir akşam geçiriyorsunuz bir Jim Carey filmi eşliğinde. Gece olunca çocuklarınızı yatırdıktan sonra parayla dönen dünyada uyum sağlayabilmek için taksiye çıkıyorsunuz ve kazandığınız para yaşadığınız toplum düzenindeki yerinizi koruması için devlet denilen soyut bir mekanizmaya gidiyor. gecenin geç saatlerine eve geliyorsunuz ve 3 saatlik yeterli uykunuzla t ekrar ava çıkıyorsunuz. Günler homo sapiens komşularınız gibi toplumun dayattığı normlarla dolu ve rutin. Farklı olan onlardan güçlü olan bünyeniz nedeniyle toplumdan sizi ayrıştırmaya çalışmaları. Mücadeleniz gün geçtikçe yerini öğrenilmiş çaresizliğe ve etiketlemenin getirdiği olumsuzluklara bırakıyor. Ezilen haklarınıza karşı homo neanderthalislerle birlikte Neandertaller topluluğu kuruyorsunuz ve toplumun yüklediği etiketlemeyi doğrulamış oluyorsunuz. İstediğiniz sadece huzur ama buna rağmen tepkiler sizin haketmediğiniz şekilde devam ediyor.Bu size ait olmayan bir kişiliğe sahip olmanız gibi bir şey. En sonunda olay kendini gerçekleştiren kehanete dönüşüyor ve siz size ait olmayan bu kimliğin şeklini alıyorsunuz. toplum kendi Frankensteinini böylece yaratmış oluyor.

725 kez gözden geçirilmiş baskı: konumuz psikoloji ve bilinç



taa en başlardan Aristo ve Platon'un yaşadığı devirlerden geliyor bilince duyulan merak ve araştırma isteği. Daha sonra İngiliz empiristleri ve çağrışımcılar da katılıyor bu meraklıların içine, lakin bu kadar merak konusu olan bilinç bir davranışçılar tarafından dikkat çekmiyor.
Psikolojiyi felsefeden ayırarak bir bilim haline getiren Wilhelm Wundt psikolojinin konusunun bilinci ve bilincin elemanlarını olduğunu ortaya koydu. Bilinç daha basit elementlere ayrılarak analiz edilebilirdi. Materyalizm, pozitivizm ve empirisizmin egemen olduğu 1879 yılında Wundt deterministik bir görüşle her sonucun bir nedeni olduğunu söylüyordu. psikolojinin çalışma metodu olarak da bilinç deneyimlerini aktaran iç gözlem yöntemiydi.Wundt'un psikolojisinden yola çıkan Titchener ise yapısalcılığı ortaya koyarak bilincin yapısına odaklanmıştı. Charles Darwin'in evrim teorisinden etkilenen Spencer ve Hall soyarıtımı görüşüne katılmış ve işlevi ön plana koyan görüşüyle William James'in İşlevselcilik ekolünü ortaya koymasına neden olmuştur. Lakin james bu ekolü yapısalcılığı eleştirmek için ortaya atmış ve sonucunda titchener'in ortaklığıyla işlevselcilik ortaya çıkmıştır. işlevselcilik ingiltere'de ortaya çıkmasına rağmen Amerikan kültürüne oldukça uygun özellikler taşıması nedeniyle uygulamalı psikoloji şeklinde yayılmıştır. Bu yayılmada ekonomik koşulların ve savaşların etkisini de unutmamak gerekir. uygulamalı psikoloji öznel olan işlevselciliği biraz daha nesnel hale getirmiş ve psikolojinin hayata uygulanmasını sağlamıştır. Giderek nesnelleşen psikoloji sonunda davranışçılık ekolünün kucağına kendini bırakmıştır. Davranışçılık ekolü psikolojinin sadece gözlenebilen davranışları incelemesini öngördüğü için bilinç gibi soyut kavramları reddetmiştir. Davranışları açıklamada yetersizleşmeye başlayan ekol bilişsel süreçlere de yer veren Bandura ve Rotter gibi sosyal bilişsel kuramcılarının gelişmesini sağlamış ve bilinç başladığı yere dönerek evrimini tamamlamış gibi görünmektedir.Bu arada psikolojinin ihmal ettiği normaldışı davranışları Freud adındaki yeni yetme Psikanaliz adıyla ortaya koymuştur. Bu ekole göre bilinçdışı davranışı etkilemektedir ve davranış görüldüğü kadar belirgin değildir. Deterministik bir görüşe sahip olan Freud her davranışın bir nedeni olduğuna inanıyordu. Freud sonrası psikanalizciler Freud'un herşeyi cinsellikle açıklamasına ve insanın biyolojik yapısına göre hareket edip pasif olmasına karşı çıkmışlar ve sosyal faktörlerinde insan davranışını etkilediğini ortaya koymuşlardır. Günümüzde psikoloji davranış ve zihinsel süreçler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tarihte ekol haline gelmemiş olsa da Gestalt yaklaşımın, hümanistik psikolojinin, pozitif psikolojinin ve yeni yeni gelişen evrimsel psikolojinin etkilerini unutmamak gerekir.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Zekai'nin soluk dolu hayat hikayesi



Zekai adı ilk Galton'un ağzından duyulur ancak bu ad günümüzdeki zekai adıyla aynı anlamı taşımaz. Çünkü kulağa 3 kere yanlış fısıldama sonucu ortaya çıkmıştır. Asıl Zekai, Binet ve Simon'unu sayesinde Fransa'da dünyaya gelmiştir. Zekai doğumundan itibaren 30 yaşına kadar yaşama izni almış ve hayatının bu süreç içerisinde giderek zorlaşacağı belirtilmiştir. küçüklüğünde Problem çözme, muhakeme, anlama ve nedensizleştirme vukuatları ondan sorulurdu. Derken yıl geldi 1912'ye bizimki küçük çocuklara ve bebeklere yol göstermek için çıktı yollara. 1916 yılında ise Standford Üniversitesindeki Terman ve arkadaşlarıyla tanıştı ve onlarla birlikte takıldıktan sonra hayatı değişti. Zekai kavramını ilk kez onlarla anladı ve böylece kendini daha iyi tanıyarak yeteneklerinin farkına vardı.


I. Dünya Savaşına gelindiğinde Zekai'yi tarih sahnesinde görüyoruz. O ve onun gibilere olan ihtiyaç savaşın en makul bir şekilde kazanılmasına sebep oluyor. lakin tarih bu kazanamı bu kadar masum yorumlamıyor.

Yıllar hızla geçerken Zekai büyüyor ve yetenekleri sayesinde ünlü oluyor. bu esnada bu zamana kadar aramayan sormayan baba adayları gündeme geliyor:
SPEARMAN ;kendi faktör analizi tekniğini kurmuş ve iki faktör kuramı bakkalına sahip bir insan yeteneği avcısı. ona göre tüm entellektüeller (G) ve özel bir alana ait olanlar ise (S)'dir.
THURSTONE; Zekai'nin 7 yeteneğini bildiğini iddia eden bir şizofren.
GUİLFORD; ise bunun üzerine Zekai'nin 150 çoklu yetenenek yapısı olduğunu kanıtlamaya çalışan fakat her gittiği adliyeden eli boş dönen bir teşhirci.
STEİNBERG; Zekai'nin bu haberlerden psikometrisi bozulacak korkusuyla ona itafen 3 faktör kuramlı psikometrik testi geliştirmiş böylece kafası karışan Zekai daha iyi konsantre olmasını sağlayarak ona daha çok yakınlaşacağını sanan illüzyonist.
GARDNER; Zekai'yi çoklu olarak tanımladı ve disosiyatif kimlik bozukluğu yaşayan seri katil ortaya çıkmış oldu.
BATTLE; Zekai'nin pragmatik ve mekanik olarak doğu ve batı kültürlerini temsil ettiğini söyleyerek iç işlerde bir karışıklık çıkmasına neden oldu.

Bir kaç iyi adam da ZEkai'yi yanlış tanıdıklarını bu yüzden de ona yönelik bir suikast düzenlediklerini itiraf ederek kendilerini affettirmek için paralel evrenlerdeki Zekai'leri tanımladılar.
1921 paralel evrenindeki ZEKAİ: soyut kavrama, zihinsel temsil, problem çözme, karar verme, çevreye uyum sağlama süreçlerinde halka yol gösteren varlık.
1986 paralel evrenindeki ZEKAİ: kültüre bağlı değerlerin oluşmasına ve yönetici işlevlere katkıda bulunan vezir.
Weschler P.E. ZEKAİ: canlının amaçlı davranma, rasyonel düşünme ve çevreyle etkili biçimde ilişki kurabilme yeteneğine sahip bir psikolog.

Bu süreçte Zekai kimseye kulak asmadı ve ününün yanında kendi varlığının anlamını bulabilmek için durmadan okudu. hala araştırmalarda insan zihnine yönelik çalışmalarda onun adını görebilmekteyiz.



Ve bugün....yorucu hayatın tüm cilvesine karşı 29 yaşına gelmiş olan Zekai artık bir mezun.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

herkes bir sanatçı, peki ya o çocuğun suçu ne?

ölüm...sonrası bilinmeyenlerle dolu korku uyandıran bir metafor. geride kalanlar alışmak zorunda olanlar ve bunun için gerekli olan şey insanın en bilindik özelliği unutması...peki ya o süreç? söylenenleri hayata geçirebilmek kolay olmasa gerek acıyı iliklerinde hissettiğin zaman...geçen zamanın hayata bakışını değiştirdiğini düşünürsek hayatın hiç de güvenli olmadığı düşünebilir ufacık bir çocuk, annesi yanında yokken...kim destek olabilir, kim sevebilir onu annesi kadar! kim avutabilir! kim anne sevgisinin nasıl olduğunu anlatabilir ona annesinden başka!
çevremize ayak uydurabilmen gerekir der Darwin, yoksa yok olursun. zorluklara alışabilmektir uyum sağlamak...ne kadar unutursan o kadar mutlusun! öğrenceğin şeyler bir annenin yanında kendini nasıl güvenli olduğunu hissetmek olmalı iki kere iki dört eder diil...ne zamanki hırsları, gururları, bencillikleri devreye girer insanların o zaman mutsuzluğa doğru iterler kendilerini...yaşamak sanattır! sanatını nasıl anlamlandırmışsan kendince o anlamla sunarsın dünyaya.kendini mutlu etmek biraz da fırçanı nasıl kullanacağına bağlıyken o çocuğun hangi malzemesi eksik...

27 Mayıs 2010 Perşembe

www.youtube.com, dıt dıt dıt,,aradığınız siteye şu anda ulaşılamıyor...


Bilim konusunda o kadar ileriyiz ki dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü düşünüyoruz hala...18.yüzyıldaki Osmanlının yaptığı hatayı tekrarlıyoruz grandiyöz sanrılarımızla...insanoğlu aya çıkarken biz daha yeni televizyona ulaşıyoruz, ağzımız açık burnumuzdan sümüklerimiz aka aka ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz yerçekime karşı koyabilen insanları. yeniliklere kapanıyoruz ki einstenin IQsü üzerindeki zekamız özgünlüğünü kaybetmesin.. o yüzden beynimize surlar inşa ettiriliyor ilk çağlardaki yeni yerleşime geçmiş topluluklarda olduğu gibi...hangi çağı yaşıyoruz ya da hangi çağa geri dönmemiz isteniyor...kültür başkentine ev sahipliği yaptığımız şu yılda Pakistan'ın bile yasağının kaldırıldığı youtube'ye nasıl bir anlam yüklüyoruz da kapatıyoruz? bilenler varsaa facebookta PAYLAŞsın..

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Dilimin Ucunda Fenomeni




Her şeyi eksiksiz hatırlasak! sanrım böyle bir lafı hayatımızda en az bir kere de olsa kullanmışızdır. peki nasıl yapabileceğimize dair herhangi bir fikrimiz var mı? beynimiz böyle bir şeye hazır ama sanırım biz değiliz..
Literatüre baktığımızda Atkinson ve Shiffen beynimizde işleyen belleğin duyusal bellek, kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek olarak üç bölümle oluştuğunu ortaya koymuşlar. meselam bir uyarıcıyla karşılaştığımızda duyusal bellek çok kısa bir sürede bu bilgileri depoluyor fakat bu bilgiler milisaniyelerle depolandığı için uçup gidiyor. yani duyusal bellkte yok yok:) işlemlediğimiz bilgiler ise duyusal bellekten kısa süreli belleke aktarılıyor. kısa süreli bellek bilginin tekrarlanarak varolabildiği bir depo. her insanın 7 artı, eksi 2 nesneyi aklında tutabilecek bir kapasitesi vardır fakat bu kümeleme gibi çeşitli atraksiyonlarla arttırılabilir. telefon numarasını aklınızda tutabildiğiniz sürece kısa süreli bellek sizi asla yalnız bırakmaz ne zaman ki ihanet edersiniz o zaman sizi terk eder. ee normal hayatta da böyle olmaz mı saten:P kısa süreli bellekte bilginin kodlanması sessel yani fonolojik olarak gerçekleşir, uzun süreli bellekte ise bilgiler anlamlarıyla sindirildikleri için anlamsal olarak kodlanır. yani bir bilgiyi ayrıntılı tekrar yoluyla kendi cümlelerimizle anlatabiliyorsak ve bunu sürekli olarak kullanabiliyorsak artık bilgi kemale ermiş demektir.
(?)peki kısa süreli bellekte bilgi neden uzun süre kalamaz?
kısa süreli belleği bir tatil beldesine, bilgileri de turiste benzetirsek; beldenin kapasitesi ve gelen turistin kalma süresi sınırlı olacağından ve sürekli bir turist akışı nedeniyle eski turistlerin bir yerden sonra defolacağıdan ve bu yüzden belediye başkanının da eskilerine el fatiha deyip yeni turstler için gözünde dolar işareti oluşacağından turistler yaz sonu alanı terk ederler. turist lakaplı bilgiler de yok olur gider.
(?)peki ya kısa süreli bellekten uzun süreli belleke geçiş nasıl olur?
Beynin fizyolojisine baktığımızda hipokampüs adı verilen yapının bilginin kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe geçisini sağladığını görmekteyiz. tabi bu görme muhabbeti teori olarak gerçekleşiyor. ayrıntılı tekrar yoluyla nörol kodlama gerçekleşir. bu kodlama nörol aktiviteye sebep olur. ve beyindeki yapısal aktiviteyi oluşturur. nörol aktivite sürdürülünce de beyindeki sinapslar güçlenir ve sonuçta biz öğrenmiş oluruz.
Konseyidasyon hipotezine göre; bilgi basit ve ayrıntılı tekrar sayesinde kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe geçer. ayrıntılı tekrarda kişi öğrendiği bilgiyi varolan bilgileriyle dansa davet oynatır. eşsiz kalanlar ise unutulur gider. eşli olanlar ise evlenir ve çocuklarıyla beraber genişleyerek o konuda daha çok bilgi sahibi olmamıza neden olur.
Bilgi işlemleme düzeyleri yaklaşımına göre ise; bilginin işlemlenmesi yüzeysel düzeyden derin düzeye doğru gerçekleşir. herhangi bir konuyu yeni öğrendiğimizi ele alırsak ilk okuduğumuzda anlamayız fakat daha sonra tekrar okuduğumuzda ne kadar basit olduğunu görür kendimle dalga geçeriz. o konuda daha ayrıntılı bilgiler eklemek temel bilgileri bildiğimizde daha kolay olur ve bu sonsuza kadar sürüp gider.
(?)peki ya dilimin ucunda fenomeni nasıl oluyor?
insanoğlu her şeyi bilmek adına bulunduğu girişimlerden pek de olumlu sonuçlar alamayabilir. bilgiyi ezberlemek ya da aklında kaldığını sanıp biliyormuş havasına girmek kimi zaman bilgiyi kullanma zamanı geldiğinde anlatamama durumuna sürükleyebilir. 'biliyorum...biliyordum!!!' denir ve adı veya içeriği bir türlü gelmez aklımıza. işte bu durum bilgiye gereken önemi verememekten kaynaklanır ki kendini değersiz gören bilgi uzun süreli belleğe ait olmadığını düşünür ve beynin kara deliğinde kaybolur gider. yani bilgiyi gelişigüzel okuyup kodlayamamaktan kaynaklanan bir durum söz konusudur.
kısıtlı bir zaman diliminde yeteceği düşünülen bilgilerin aslında günün birinde lazım olacağı inancıyla ezberlemek yerine öğrenilmesi kişinin bilişsel olarak kendini hazırlaması sonucu daha iyi gerçekleşecektir.

11 Mayıs 2010 Salı

Konfüzyonel bİr Günaydın..

çalan telefona gözleri yarı açık bir şekilde kalktığını sonradan olayı anlattığımda bile hatırlamıyordu. arayan bendim. bir haftadır işe gittiğini varsayıyordu ama biz ne yazık ki ortada görünen kişinin o olmadığından emindik. telefonu açtı ve sanki bilgisayarla konuşuyormuşum gibi tepkiler verdi.konuşanın o olduğundan emin olmak için oynadığı fifa oyununun versiyonunu sordum.cevap doğruydu! bir konuşma çabasına girmekten ziyade sadece sorduğum sorulara cevap veriyor veya sanki bunu yapması uzaylılar tarafından bildirilmiş gibi söylediklerimi sadece tekrar ediyordu. bir günaydına karşı sadece bir günaydın alabiliyordum. ekstra bir kelime duymak maaşıma her ay zam almak gibi bir şeydi tabi günaydının ardından canım gibi sözler etmediysem...sorulan sorulara cevap alma konusunda da o kadar şanslı olduğum sayılmaz.sanki kendi kafasında bir gidişat belirlemiş gibi beni çılgına çevirebilen bir cevap kapasitesine sahip.mesela dişlerini fırçaladığına dair bir soru sorduğumda karşılık olarak Alice Harikalar Diyarında filminin sonunu dahi dinliyor olabilirim.tabi o filme gitmediysem ve gerçekten izlemek istiyorsam trajikomik bir durum yaratabilirim kendime o vakitte. iyi tarafından bakılırsa konuşmaya başladığımda sözümü kesmeden dinlemesini taktir edebilirim herhalde. lakin sorduklarıma yaratıcı bir beynin içten kahkahaları ile birlikte benimle alay geçerek cevap verdiğini düşündüğüm zamanlar da olmadı değil . bu olay gerçekten çileden çıkarıcı.ne yazık ki kapitalizm sisteminde ekmek elden su gölden deyimi tarihe karıştı ve para kiminse söz de onun. patron oğlunu benim uyandırmamı istiyorsa 'oğul kaldırıla' nidalarıyla bu gerçekleşecektir.tabi bu sırada içimden geçirdiğim küfürler genelde ağzımın içindeki tükürüklerle birlikte deforme olur. yine de arada bazı faydalı bilgilere ulaşmadım değil. mesela kasanın şifresi gibi...

19 Nisan 2010 Pazartesi

yüklemi olmayan kız,



En büyük hayaliydi cebelitarığı gören bir deniz kenarında dalgaların kendilerini ifade edişlerini izlemek. Daha 11 yaşındaydı bu hayali kurduğunda ve hayalin oluşmasına neden olan şey Disney Stüdyoları tarafından çekilen, Hans Christian Andersen'in romanından uyarlanan Küçük Deniz Kızı çizgi filmiydi. yaş ilerledikçe hayaller yaratıcılıklarını yitirir fakat onun için deniz kavramı fantastik kurgusunu hiç kaybetmedi. Kelid 20 yaşına geldiğinde sayısal lotodan para kazanmıştı, böylece hayallerine çok yaklaşmış, heyecandan olsa gerek bir o kadar da yüklemlerinden uzaklaşmıştı. parasının bir kısmı ile kendine bir tekne aldı ve hayallerinin peşinden koşmak yerine yatla açılmaya karar verdi. cebelitarıktan çıkarak dünyaya tur bindirme rekorunu kırmak için dünyayı 79 günde tamamlamayı planlıyordu. jules Verne'nin lanetinden olsa gerek denize açıldıktan 23 saat sonra tekne kara parçasına çarptı ve Kelid başını, bulunduğu yerdeki gaz lambasına çarpmıştı. işte o an olan olmuştu. yüklemlerinden uzaklaşmaya başlayan Kelid için yüklemsiz cümle kurma devri başlıyordu. egedeki kıyılardan birinde durup bir nöroloji kliniğine uğradı ve doktorun beynindeki oksipitafrontal lobunun hasarıyla cümlenin eylem kısmını artık kullanamayacağını söylediğinde neden cümlelerinin eksik olduğunu anladı. fakat bilinci yerindeydi. hayallerine bu kadar yaklaşmışken ve o kadar paraya sahipken bir yüklemi yok diye yarıyolda herşeyi bırakıp melankoliye sarılamazdı. kendine bir cümle tamamlayıcı satın aldı ve kalan yolunu 78 günde tamamladı:)